19 Ağustos 2014 Salı

SEVGİ VE AŞK ÜZERİNE…

            Hepimizin aklında “Selvi boylum al yazmalım” filminin o son sahnesi vardır. Hani o hepimizin bildiği klişe repliğin “Sevgi, emektir” diye başlayan en etkileyici son sahne…Hepimiz için ayrı bir yeri vardır belki bu sözün ama kesin olan hepimizin bu sözü hatırladığıdır. Sözün doğruluğunun keskinliği en içten yaralarımızı yakar da hafızalarımızda işte öyle canlı kalır. Sevgi gerçekten emekle oluyor azizim. Boş laflara, kuru kuru söylenen “seni seviyorumlara” artık doyduk biz. İstediğimiz şey “sevginin hissetirilmesi”. Bu bazen bir dokunuşla, bazen bir bakışla bazen de karşı taraf için yapılan güzel bir davranışla oluyor. Evli kadın kocasından çiçek beklemiyor her akşam, o içten bir gülüşle eve gelen erkeğinin onu da aynı şekilde karşılamasını istiyor. Halini, hatrını sormasını, birlikte ortak bir şeyler paylaşabilmek istiyor. En yakını O, çünkü bu hayatta. İnsan evlenince daha bir yalnızlaşıyor sanki dünyada. Sırtına yüklenen yükler kamburlaşmasına sebep de olsa güçle ayakta yol almaya devam ediyor. Güçleniyor erkek ve kadın ama bir o kadar da hayata karşı korkuları, endişeleri artıyor. Çünkü en yakınlarının canını acıttığını görüyor. Kendi içinde bencilleşmiş hayatlar onun kuş yüreğini incitiyor. İncinme ey kalp dese de, bazı insanların kaderidir bu. Herkes onların saf olduklarını zannetse de onlar her şeyin farkında olan ama sesssizliğe gömülmüş kendi kişiliklerini  rahat ifade edemeyen insanlardır. Bu yüzden de her şeye sabrederler. Ama bilmezler ki gercekten inananarak sabreden insanlar muradına eriyor. Bu yüzden üzülme ey dost, bu da gelir bu da geçer…
            Hayat insana çok şey öğretiyor da şu emek işini bir türlü çözemiyoruz. Hani nedir bu emek diyorum, nasıl emek verilir bir ilişkiye ya da? Emek de karşılıklı olmalı. Bir taraf tüm fekadarlıkları yaparken diğer taraf hayatına aynı şekilde devam etmemeli. Sevgi gibi emek de karşılıklı olmalı. Emek karşı tarafa verilen değerin bir ölçüsü bana göre. Ona ne kadar değer veriyorsan o kadar emek harcamak gerek. Sonrasında da icraat gerekiyor emek için. Erdoğan’ın seçim sloganlarında kullandığı “ben lafa değil, icraata bakarım” sözü bizim konumuzla da pek yakından geçerli bir motto olsa gerek. Ama bu her zaman geçerli olmuyor elbette. Özellikle erkekler cehpesinde; çünkü biz millet olarak tutuk kaldık bu hayatta, hep korkular içinde bastırılmış kalıplar içinde yetiştirildik. Ne dendi hep bize “erkek adam güçlüdür, asla ağlamaz”, “kaşını kaldırdın mı karın korkmalı senden”, “duygularını göstermek acizliktir”. Elbette doğru tarafları var bu sözlerin. Örneğin, evet erkek güçlü olmalı başkalarının yanında hemen ağlamamalı belki ama işte eşinin ya da sevdiğinin yanında bilakis ağlamalı, duygularını gösterebilmeli.  Hep bu moda olan “duygusal zeka” dediğimiz şey var ya , o bana göre insanın kendini anlamasıyla olabilecek bir olgu. Bir insan önce kendini anlamalı, kendine bakmalı, hayatımda neler var neler eksik, ben nasıl bir karaterim, karşımdaki nasıl, bu analizleri yapabilmek duygusal zekanın bir ürünü işte.  Emek için duygusal zekanı tanımak gerek. 
            Hasan Ali ne güzel demiş “uykuların doğusu” adlı romanında; her insan hayatını masallaştırmak ister, bu bazen bir çiçek, böcek peşinde bazen de bir kuş peşinde olabilir. Nitekim bizler de hayatımızı masallaştırmak istemiyor muyuz zamanla? Kırklı yaşlardan sonra bir anadolu kasabasında şehrin gürültüsünden uzak doğa ile iç içe yaşamayı, kuşlarla konuşmayı, martıları izlemeyi, toprak kokusunu duymayı, bağ bahçe işi yapmayı pek çok kişi istiyor. Kimileri de bunu başka şekilde yapıyor, kendini sanata adıyor mesela ya da bir spora bağlanıyor. Türk sanat müziği kurslarına gidiyor, derneklere yazılıyor. Uğraşıyor da uğraşıyor sanki geçmişin, gençliğinin acısını çıkarmak istiyor. Boşa geçirmek istemiyor insan zamanını. Çünkü zaman daha da kıymetleniyor yaş ilerleyince. Ne de olsa baki değiliz bu hayatta. Bana kalırsa tüm bunların sebebi insanın fazlasıyla içselleşmesi. Kendini daha iyi tanıması ve hayattan daha fazla beklenti içine girmesi. İçselleşmenin dışa vurumu böyle kendini belli ediyor işte. Ne tam içte olabiliyorsun ne de tam dışta. İşte bu noktada hayata sihirli bir dokunuş oluyor ve sen ilahi aşkla tanışıyorsun. Geç olsun ama güç olmasın diyorsun. Lakin bilmiyorsun ki gençlikteki tadı. Tüm boşluklarının bir anda kaplayan bu his seni her şeyden uzaklaştırıyor işte o anda. Ve sen yine yoluna devam diyorsun. 

2 yorum:

  1. Ilknurcum babanla yazini okuduk cok begendik.merakla diger yazilarini bekliyoruz.

    YanıtlaSil
  2. Maalesef bu konu gundemde cok fazla yer aliyor.Halbuki guzellikleriyle on planda olmayi dustur edinmis insanlar guzellikleri kaybolmaya basladiginda cok fazla izdirap cekiyorlar.bu da benden bir dipnot olsun.

    YanıtlaSil