28 Eylül 2014 Pazar



Küçük kız söyle bana sen kimsin?

Küçük bir kız oturmuş apartmanın önüne,
Elinde bir bebek, 
Kıyafetlerini kendi dikmiş belli ki,
Ölçüsüz, renklerde uçarılık, 
Samimi duygularını yansıtmış,
Saçları kumral, gözleri ela
Boncuk gözleri heyecanlı,
Arkadaşlarını bekliyor
Yanına gitmeye çekiniyorum
Saçlarını okşamak istiyorum
Kendimi görür gibi oluyorum
Sanki yıllar öncesine dönüyorum
Yemek kokuları geliyor burnuma
Biri haşhaşlı gözleme mi yapmış yoksa,
Dedem sesleniyor babanneme
Akşam ezanı okunuyor eve gelsin diyor
Elimde bebeğim koşarak içeri geçiyorum
Aklım oyunda hala
Küçük kız bana bakıyor sonunda 
Gözlerim dolu dolu
Sesler tanıdık
İçimde bir hıçkırık
Kapıdan içeri giriyorum...



25 Eylül 2014 Perşembe


"Keep Moving! There is hope in the darkness..."




En sevdiğim şarkılardan biridir "two beds and a coffee machine". 
Hem ümit etme hem de vazgeçme duygularını aynı anda hissettiriyor bana... Yaşam gibi. Önümüze çıkan engeller bizi durdursa da, hayal kırıklıkları ile yola devam etsek de ayaktayız nihayetinde. Ümit her zaman en yakın dostumuz olmalı bizim. Ümidin olduğu yerde hayaller yolumuza eşlik etmeye devam edecektir.... Güzel bir gün geçirebilmemiz dileğimle...

12 Eylül 2014 Cuma

Gezi notlarım...

Bilim insanları ortak paydada buluşturan bir lisanmış bu son konferansımda bunu bir kez daha anladım. Dünyanın her yerinden gelen insanlar kendi fikirlerini tartışma fırsatı bulabiliyorlar bu konferanslarda. Bilim, bilmek, fikirlerini anlatabilmek ne güzel bir şey… Davetli konuşmacılardan bazılarına hayran kaldım. Kendilerine olan öz güvenleri, yenilikçi fikirlerini en güzel şekilde ifade edebilmeleri, bilgilerini çalınma korkusu olmadan paylaşabilmeleri ve sunum kabiliyetleri beni derinden etkiledi. “Değerlendirilmenin” bilimde ne kadar önemli bir gereklilik olduğunu anladım. Bu sayede kişi kendindeki eksiklikleri daha iyi fark edebiliyor ve hangi konunun daha fazla üzerine düşmesi gerektiğini anlayabiliyor. Kendi araştırma alanımda çalışan, sürekli makalelerini okuduğum insanları yakından görebilmek ,onları takip edip soru sorabilmek beni fazlasıyla mutlu etti…

Konferanslar sadece bilimsel bir etkinlik değil aynı zamanda da kültürel bir etkinlik bana göre. Gittiğiniz ülkenin insanlarını, doğal güzelliklerini de az da olsa tanıma fırsatı bulabiliyorsunuz. Konferans yemeği yediğimiz yer son derece ilginçti. Mahzenden bozma bir yer burası. Aşağılara indikçe derinleşen bir yapıda yemeğimizi yedik. Leipzig son derece güzel bir şehir. Almanya’nın Dresden şehrine bağlı.  Akşamları az da olsa gezebildim. Besteci Bach’ın geçmişini barındıran buram buram sanat kokan bu şehrin sokaklarında yürümek son derece keyifliydi. İnsanların rahat tavırları, şehrin güvenilirliği İstanbul’dan gelen bir insana oldukça ilginç geliyor. Almanya’nın o güzel yeşilliği de parklarını süslemeye yetiyor. Üniversite şehri olduğu için her yerde gençlere yönelik kafeler var. Vızır vızır arabaların yol aldığı geniş caddelerde bisiklet yolunun olması ne de güzel! Sevgili babam ve amcam keşke bu yollarda siz de bisikletinizi kullanabilseniz. Ya da keşke bizim de böyle yollarımız olabilse. Herkes bisiklete biniyor, genci, yaşlısı. Zamanında Nurcan ve Şebnem ile az turlamadık bisikletimizle Freiberg yollarında… Hey gidi zaman… Erasmus öğrencisi olarak gittiğimiz Almanya’da ne güzel zamanlar geçirmiştik. 
    Hiç pişman olmadığım tek şey belki de bu bursa başvurmaktır hayatımda. Bu sayede pek çok yer görüp yeni insan tanıma fırsatı bulmuştuk. Şimdi belki o sayede Leipzig’de son derece rahat bir şekilde yolumu bulabiliyorum. Markete gidip, dükkanları gezip ortalama almancamla rahat bir şekilde anlaşabiliyorum.  Siz siz olun dili unutmayın derim. Üstüne daha çok düşmeye karar verdim. İkinci kez gelişimde iyi seviye bir almancam olsun istiyorum. Sokaklardaki sessizlik ve sakinlik ruhuma iyi geliyor. Yürüyorum, yürüyorum… Yürüdükçe beynim rahatlıyor sanki… Hafif bir yağmur başlıyor, ıslanmak da güzel, ne de olsa kalabildiğim güzel bir otelim var.  Bu sakinlik bana öyle iyi geliyor ki. Ruhumuzu dinlendirmek gerekiyor. Günde en az üç saatini trafikte harcayan benim gibi insanlar için bulunmaz bir nimet bu… Sanki nefes alabiliyorum gibi hissediyorum.



Ve dönüş vakti… Bayan taksi söförü ile sohbet ederek havalimanına rahatça gidiyorum. Havalimanı Atatürk havalimanı gibi lüks değil, sanki otobüs durağı gibi. Tek bir güvenlik kontrolünden geçerek uçağıma rahatça biniyorum. İki buçuk saat süren yolculuğumun ardından Türkiye’deyim. Koşarak pasaport kuyruğuna gidiyorum. O da ne, önümde en az elli kişi var. Hemen pasaportumu onaylatarak bagajımı almaya gidiyorum. Sonra çıkış kapısından geçiyorum. Taksi kuyruğunu görünce ödüm kopuyor. Havataş’ı da kaçırmışım. İtiş kakış metroya kendimi zor atıyorum. Mücadelem bıraktığım yerden devam ediyor…







Suskunluğum


Gelmeyeceksin biliyorum...
Yarınlara bıraktım ben ümidimi,
Hayallerimi yastığımın altına sakladım,
Rüyalarıma alıyorum gece onları usulca,
Kimse görmesin, kimse duymasın yeter ki,
Korkuyorum çaresizlikten, sahte mutluluklardan,
Sormazsın halimi biliyorum,
Suskunluğum sana değil zaten,
Kendimedir, yüreğimedir...
Bitip tükenmeyen beklentilerimedir...
Gelmeyeceksin biliyorum...
Kahretsin ki yine bekliyorum işte...
Güçlüyüm ben zaten kimseye ihtiyacım yok şükür ki,
Yine bir başıma, yine buruk buradan çekip gideceğim...








5 Eylül 2014 Cuma

"Hep sonradan"

Okuduğum kişisel gelişim kitaplarındaki “hatalarımız bizi güçlendirir” ifadesine takılıyorum. Beynimi kurcalıyor bu cümle. “Hatalarımız bizi güçlendirir” tekrarlıyorum sesli sesli. Beynime verilen mesaj gitsin diye. Yok olmayacak sanırım, bu söz beni hiç etkilemediği gibi negatif bir etki yaratıyor üstümde. Ben öyle hatalarımla güçlecenek bir insan değilim ki. Daha çok canımı yakıyor yaptığım hatalar. Ben mümkün olduğunca artık az hata yapıp mutlu olmak istiyorum. Keşkelerimin az olmasını istiyorum şu kısa hayatımda.  Bana bunları öğretin ey kitaplar! Bana az hata yapmayı öğretin! Siz benim nasıl yandığımı nereden bileceksiniz de güçlü olduğuma karar vereceksiniz…
Bir de şu klasik zaman konusu var… Hani her acıyı dindiren meşhur tavsiye,”zamanla geçer”. Zaman ancak unutkanlık ilacı olabilir bana göre. Kısa süreli unutma isteği uyandırıyor aklımıza sadece. Yeri geldiğinde en hassas yerinden vuruyor adamı. İlacın etkisi geçtiğinde  tekrar yutmak gerekiyor…O yüzden ne kadar az hata yaparsa insan o kadar güçlü bana göre…Hata yapmamak mümkün değil elbette ama sayısını azaltabilmek mümkün olsa gerek. Peki nasıl? Aklımızı kullanmamız gerekiyor sanırım. En güzel şekilde vermiş yaratanımız bize onu.  Düşünmeden hareket etmemek gerekiyor. Siz de benim gibi fevri bir insansanız, çoğu zaman aldığımız yanlış kararların arkasında bu aceleci tavırlarımızın olduğunu fark etmişsinizdir. Düşünmek gerek, okumak gerek, bilmek gerek… Atacağımız her adımda bir mola alıp tekrar tekrar düşünmek gerekiyomuş… Kolaysa uygula diyorum kendi kendime… Sonradan gelmese bir de aklım başıma... Ahmet Kaya'nın şarkısı ne güzel dinlenir şimdi...


2 Eylül 2014 Salı

Siyah olsun bu sefer...

   Servis yolculuğumda uyuyamadığım zamanların birindeyim…Yıllar önce duyduğum ama dinlemediğim bir sözü düşünüyorum. Hayatta ya siyahı ya da beyazı seçeceksiniz , yoksa mutsuz olursunuz derdi bir Hocam. O zaman bu sözü çok eleştirmiştim çünkü bana gore hayat hep griydi. İnsan çoğu zaman seçimlerini yaparken kararsız kalıyordu, hep ortayı bulmak, griye yakin bir renkte kalmak istiyordu. Sonra bu sözü yanlış anladığımı fark ettim. Evet hayatta gri seçimlerimiz olabilirdi ama o zaman mutlu olabiliyor muyduk? Kararsızlık -net olamama- insanı bence oldukça yıpratan ve aklini hep sorularla dolduran karamsar bir duygu. Net olmalıymış insan bu hayatta! Sonucu iyi ya da kötü ya siyahı seçmeli ya da beyazı, öyle arada derede kalıp idare etmekle geçmezmiş ömür. Karar vermeyi yarınlara bırakmamalıymış meğer. Sizi şimdi anladım hocam.
  Siyah ya da beyaz... Bu iyiyi ve kötüyü sembolize etmek için kullanılan iki renk değil bu yazımda. Farklı iki seçimi vurgulayan kavramlar. Peki gelelim en can alıcı soruya peki bu kararsızlığımızdan nasıl kurtulacağız? Sanırım risk alarak; ya siyahı seçeceğiz ya da beyazı. Zaten hayat hep seçimlerle dolu değil mi? Seçtiğimiz yolda mutlaka yine bir yol ayrımı çıkacak karşımıza. Yine seçimlere devam... Burada tek sorun net olabilmekte. Ara yollara girip vakit kaybetmemek gerek, zaten yeterince yorulmuyor muyuz sırtımıza aldığımız yüklerle? Peki ya biz griyi seviyorsak da diyebilirsiniz bu satırları okurken... İşte buna söyleyecek bir sözüm yok...